Yeraltı sineması denildiğinde, bence Trainspotting filmi de akla ilk gelenlerdir. Yıllar önce romanını okumuştum, filmini de iki kez izledim. Yönetmen Danny Boyle’un ünlü “Trainspotting” filminden söz edeceğim. Daha önce roman ve özellikle yazar Irvine Welsh hakkında yazı da yazmıştım.
Film, kitabı kadar olmasa da, yine de başarılı bence. Bu, kitabı gibi kült olmayı başarmış bir filmdir.
Aslında filmin temel konusu, sistemin bizi bir şeyleri seçmek zorunda bırakmasıdır. Ya da seçmeye mecbur etmesidir. Peki ya seçmek istemeyenler? Onlar kaybedenleri sistemin, yani “Losers”. İşte film, bu kaybedenlerin öyküsünü anlatıyor. Ama aslında onlar da kazanmak isteyenlerdir; yalnızca sistemin onlara gösterdiği yoldan değil, kendi seçtikleri kısa yollardan bunu yapmak istemektedirler.
Yeraltı edebiyatının kült yapıtlarından
Trainspotting, yeraltı edebiyatının kült yapıtlarından birisi. İskoç yazar Irvine Welsh’in bizzat kendi hayatından izlenimlerle, yaşayarak yazdığı bir roman.
Trainspotting kelimesi “Britanya’da tren gözlemciliğine verilen isim. Bir çeşit hobi anlamına geliyor. Bu kelime ayrıca eroin enjekte etmek için boş damar arama anlamında da kullanılıyor; filmde de bu anlamda kullanılmış.
Hem kitabı okumuş, hem de filmi izlemiş bir kişi olarak, ikisini de izlemeye ve okumaya değer buldum.
Hayatımızda seçenekler sunulur bizlere sistem, devlet ve egemen güç odakları, iktidar mekanizmaları tarafından. Bunları seçmemiz istenir. Aslında seçmeme şansımız çok azdır. Bu, yani seçmemek sistem dışı kalmak, marjinalize olmaktır. İşte Welsh, marjinal olanları anlatır bu kitabında. Toplumun dibinde yaşamaktan başka çareleri olmayan ve çıkışları da olmayan insanlardır bunlar. Her yol vardır bu yüzden hırsızlık, uyuşturucu ve hap kullanıcılığıdır.
Filmden birkaç cümle:
“Gerçek şu ki ben kötü bir insanım. Ama bu değişecek. Ben değişeceğim.”
“Toplum diye bir şey yoktu. Olsa bile, kesinlikle onunla hiçbir ilgim yoktu. ”
“Ben seçmemeyi seçtim. Başka bir şey seçtim. ”
“Etraflarında olmanız gerekmediğinde, bazı insanları sevmek daha kolaydır.”
“Kişilik, yani önemli olan, değil mi? Yıllar boyunca bir ilişkiyi sürdüren şey budur.”
The Washington Post’daki incelemede, film için şöyle yazıldı: “Kuşkusuz, bu Pulp Fiction’dan beri en kışkırtıcı, en eğlenceli pop-kültürel deneyim.”
Time dergisi Trainspotting’i 1996’nın üçüncü en iyi filmi seçti.
Filmin uyuşturucu kullanımını teşvik ettiği de iddia edildi. Ama bu eleştiri tutmadı. Çünkü film gerçek hayattan bir kesiti dile getiriyordu. Kimseyi bir şeye teşvik ettiği yoktu. Gerçekte insanları uyuşturucuya teşvik eden sistemin kendisiydi.
Eğlenceli ve sizi düşündüren bir film istiyorsanız, bu film tam biçilmiş kaftandır. Toplumdan kusulmuş, marjinal insanların, toplumun kıyısındaki yaşamlarını anlatıyor. İskoç yazar Irvine Welsh, bu yaşayan karakterleri kendi hayatından yola çıkarak, bizzat gerçekliğin içinden çıkarmış. Yönetmen Danny Boyle ise onlara üç boyut kazandırmış.
Okumaya değer bir roman idi “Trainspotting”, aynen romanı gibive izlemeye değer kült bir film oldu.
Erol Anar
