Şimdi yükleniyor

Sibel Torunoğlu: Tımarhane Günlüğüm / Halime Öcal Çoğulu

Sibel Torunoğlu

Sibel Torunoğlu, şizofren tanısı konmuş ve defalarca tımarhanede yatmış bir insan olarak Türk edebiyatının ilginç ve incelemeye değer bir yazarıdır. Gerçek dünya ile hayal dünyasını birbirinden ayıramama, mantıklı düşünememe, normal duygusal tepkiler verememe ve toplumsal kurallara uyamama gibi belirtiler gösteren bu hastalıktan muzdarip olan Torunoğlu 1961’de doğar. Daha altı yaşındayken ailesi ve çevresiyle ilgili uyum sorunları yaşamaya başlar. Önce Robert Kolej’i sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirir. Fakülteden sonra okumaya karar verdiği Kıbrıs International Amerikan Üniversitesi, Sibel Torunoğlu için bir kopuşu da ifade eder. Artık sistemle ve onun getirdiği yaşam biçimiyle değil kendi algısıyla hareket etmeye başladığında, doktorların ‘şizofren’ tanısıyla karşı karşıya kalır. Ve arkasından psikiyatristler, terapiler, kapatılmalar başlar. 57 Şizofrenisiyle uyum içinde yaşamaya başladığında ise yazma serüvenine girişir. (Travesti Pinokyo, önsöz) Geri Gelen Ayna’yı, kendisiye yüzleştiği anıanlatısı sorgulandığı yazar. Tımarhane Günlüğüm’ü yayımlar. Heteroseksüel ve eşcinsel ilişkilerin bir roman olan Travesti Pinokyo’yu ve son olarak Dejavu’yu Tımarhane Günlüğüm adlı kitabında yazar kendini şu sözlerle anlatır:

Ben ortalığı yırtarak hakkını arayacak biri değilim. İnsancıl, barışsever, aşk için yaşayan biriyim. Benim için iyi insan denilebilir, ensesine vur ağzından lokmayı al cinsinden. Bu yüzden toplum beni bir kanser uru gibi dışarı fırlattı. Vesayet altına alınıp kişilik haklarımdan mahrum edildim. İş bulabilsem çalışacağım. Kolej ve üniversite mezunuyum, ama patronlar yüzüme bakınca onlardan biri olmadığımı, işe yaramayacağımı anlıyor. Temyiz hakkım var, ama kimi kime şikâyet edeceğim. (121)

Bu çalışmada ele alınan yazarlar içinde edebiyat eğitimi almış tek kişi Sibel Torunoğlu’dur. Gerek dili kullanma gerek bir dünya yaratma konusunda diğerlerinden çok daha başarılı olan yazarın, bir şizofrenin karmaşık dünyasını ortaya koyduğu metinlerini, belirgin bir kurgu olmadığı için, takip etmek hayli zordur. Tımarhane Günlüğüm, Torunoğlu’nun sürekli girip çıktığı tımarhanelerde yazdığı günlüklerden ve metin parçalarından oluşur. Eserde zaman zaman kişiler, cinsiyetler, mekânlar birbirine karışır. Zaten anlatı belli bir olay örgüsü üzerine kurulmamıştır; üç dört satır ile üç dört sayfalık uzunluklar arasında değişen bölümlere ayrılmıştır. Kitap, “Mor Işık, Uğursuz Gri ve Ahşap”, “Tınısı Majör Bir Başka Kadının Tamamlanmamış Portresi”, “Büyülü Bir Harf”, La Vie En Rose”, “Cin (I’ve Got The Power veya J’ai Des 58 Allemettes) gibi ilginç başlıklar taşıyan toplam yetmiş bölümden oluşur ancak gerek bölüm başlığı ile o bölümde anlatılanlar arasında gerekse bölümler arasında bağlantı yoktur. İç dünyasındaki bölünmüşlüğü yansıtan eserlerinde zor anlaşılır metaforik bir anlatım ve bütünlüklü bir yapı yerine parça parça bir yapı kullanan yazar, bu üslup özelliği ile roman türünün geldiği nokta arasında bir bağlantı kurar. Torunoğlu’na göre roman burjuvazinin düşünüş tarzını, ideallerini, erdemlerini lanse etmek amacıyla doğmuştur. Oysa hem yaşadığımız yüzyıl itibariyle hem de yazdığı kişilerin hayatı açısından bizler değişik türde roman kahramanlarıyızdır. Dolayısıyla bizim alışılmış tarzda bir romanımız olamaz. İnsanların hayatları standart bir kurgu içerisinde geçmediği için konudan doğan teknik de standart değildir.

Torunoğlu kitaba annesi ile teyzesinin kendini ziyarete geldikleri bir günü anlatarak başlar. Kahvaltı dışında çay içmek yasak olduğu halde annesi termosla su getirmiştir. Çay poşetlerini sıcak suya atarlar, çaylarını içerken konuşurlar ama yazar birdenbire odasındaki arkadaşlarından bahsetmeye başlar. Behiçe, “deli deliyi sever, imam ölüyü” derken, Fatma, çocuk gibi ince sesiyle “ben deli değilim” demektedir. Sibel ise hem deli olduğunu kabul etmekte hem de kendilerini koğuşta bir çekirdek aile olarak görmektedir. Kendine deli dedikleri halde annesine neden akıllı dediklerini ise anlayamayan Sibel annesi ile arasındaki iletişimsizlikten yakınır. Şengül, Kürt olduğunu söyler, Sibel’e Mehdi muamelesi yapmaktadır. Rukiye Bahiçe’nin saçlarını tarar. Anlatıcı, geçmişte gördüğü bir rüyayı anlatmaya başlar. Rüyasında altı yaşındadır ve annesi ona donunun A’sını gösteren mini bir etek giydirmiştir. Yanında muşambalara sarılı bir bedenle onu bir tabuta koymuşlardır ve о bedeni canladırmasını isterler. Babasına olayı anlatır, babası ona “sen rüya 59 görmüşsün evladım” der ama o günden sonra sesi kısılır. Sibel’in sesinin rüyada mı, gerçek hayatta mı kısıldığı anlaşılmaz. Sonrasında anlatı zaten rüya sayıklaması halini alır: “DUR! Gene dur diyorum kendime. Bitti artık. Komutu veriyorum ama olmuyor, bitmiyor. Oltayı çek! Yakaladın! Ne bu? Bilmiyorum… Bir şarkı duyuyorum. Knupnu’nun Şarkısı. Tamam, sus artık anladım. Tamam, sus artık sen balıksın, anladım” (15) cümleleriyle ilerleyen bölümde anlatıcının kimle konuştuğu ve neden bahsettiği açık değildir. Sonrasında muhtemelen tımarhanede yatan iki kişinin, Tuncay ve Kadir’in, yer değiştirmiş balıklar olduğunu söyler ama bununla ne kastettiği de belli değildir. Rüya teması kitapta birçok kere tekrarlanır. Bir rüyasında da timarhanede antika biblolar, mezarlıkta ise aşk bibloları aradığını, sonunda bulduğunu ama çalmanın mümkün olmadığını görmüştür. Sibel, babası öldüğü halde arada sırada onun telefonunu çevirerek babasına olan özlemini gidermektedir. Ona dertlerini, üzüntülerini, onu ne çok sevdiğini anlatır. Baba özlemi ile başedebilmek için anlatıcının bu yaptığı oldukça anlaşılır görünmektedir ancak sonrasında söyledikleri onun sık sık reel boyuttan uzaklaştığını gösterir: “Sonra babamın ölmeden önce söylediği bir şey geldi aklıma. Sibel sen mi arıyorsun beni, birisi telefon açıp 1998 senesinden arıyorum diyordu. O sıralarda ben de birisi dalga geçiyor herhalde diye düşünmüştüm, ama telefon açan benmişim, gelecekten arıyormuşum” (94). Sibel, tüm bunları sahiciymiş gibi anlatır ama böyle bir şeyin olamayacağı ya da olsa bile bir rüyanın parçası olacağı açıktır. Kısacası Sibel sık sık geçmiş ile bugün arasında, gerçek dünya ile rüyalar arasında gidip gelmektedir. Anlatıcı bilinç akışı şeklinde ama herhangi bir mantık gözetmeden aklından geçenleri sıralamaktadır ve anlatının büyük bir bölümü bu şekilde ilerler. Ancak diğer yandan anlatıcı zaman 60 zaman geçmişe döner ve ailesiyle ve çevresiyle yaşadığı sıkıntıları, uyum sorunlarını gayet açık ve anlaşılır biçimde dile getirir. Hatta sistemin çarpıklığı ile ilgili olarak söyledikleri ve yaptığı eleştiriler çok yerindedir ve bunları bir şizofrenin dile getirdiğine dair bir ipucu bulmak mümkün olmaz.

Sibel Torunoğlu kendine benzeyen anti-kahramanları, tımarhane köşelerinde yaşadıklarını, ailesi ve toplum tarafından dışlanmışlığını, kısacası bahsettiği karanlığı oldukça samimi bir biçimde anlatırken bir yandan da sisteme, aile kurumuna, insanları dış dünyadan soyutlayan akıl hastanelerine, görüntüyü yücelten topluma da eleştiriler yöneltmektedir. Şizofreniyi kendinden ayrı bir şey olarak düşünemeyen ve bir daha dünyaya gelse yine şizofren olarak gelmek isteyen yazar, hastalığı ile sistem karşıtlığı arasında şöyle bir ilişki kurar. Ona göre kapitalist sistem insanların egoları sayesinde ayakta kalabilmektedir. Egoları, kapitalist sistemin istediği düzeyde olmayan ve bu yüzden çarkın dışında kalan insanlar toplumun da dışında kalmaya mahkûmdur. Egonun kapitalist bir yapı olduğunu, düzeni korumak için de psikanalizcileri, psikiyatrları da düzenin bekçisi yaptıklarını düşünen yazar kendi “ego problemi” ile hastalığı ve dolayısıyla toplum dışı kalmışlığı arasında şöyle bir bağlantı kurar:

Neymiş efendim: “Ego bozukluğu…” Evet efendim benim egom bozuk, ben egomdan nefret ediyorum. Çünkü yalnızca benim değil tüm insanların şah damarından daha yakın olan egosu tatmin olmak ister. Bütün pislikler de buradan çıkar. Kapitalist toplumun en küçük birimi, çekirdek aile değil, egodur. Ben körüm, ben topalım, ben kısa boyluyum, ben komşum gibi bulaşık makinesi alamam, benim kocam onun kocasını 61 dövemedi, benim yazdıklarımı kimse beğenmedi, ben böyle, ben şöyle… Kapitalist bir toplumda yaşadığımız için bizim egomuzu tatmin edip mutlu olmamızdan faydalanan bu sistemde, eğer ben egomu yok edebilirsem onlar için bir tehlike olurum. Şizofren olurum. Beni içeri alırlar. (25-26)

Diğer yandan Sibel Torunoğlu görünüşü, maddiyatı yücelten ve aklı kutsayan sistemden muzdariptir. Yazarın, “Param yok, güzelliğimi yitireli çok oldu, kendime güvenebileceğim aklım dâhil hiçbir şeyim yok. Ne özgürlüğüm var, ne kişilik haklarım. İnsan hakları benim için söz konusu bile değil. Ailem her istediğinde, iki polis eşliğinde tımarhaneye götürülüyorum” (41-42) sözleriyle dile getirilen bireysel sıkıntısı sonrasında toplumsal bir boyuta evrilir. Ülkede Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını, manevi konuları ağızlarına ciklet yapanlardan, parası olanlardan, parası olduğu için kendinde rüşvet verip işini yaptırma hakkını bulanlardan şikâyetçidir yazar. “Benim insanlığımı savunabilmek için avukat tutabilecek param yok, üstüm başım dökülüyor, kim saygı duyar ki bana?” der (122). İnsanlar Mc Donalds’tan hamburger yerken, bilgisayarlarının başında Internet’le uğraşırken, onun yazı yazmak ve çeviri yapmak için daktilosu bile yoktur. Yine de kuyruğu dik tutmaya çalışıyordur ve ekler: “çektiğim ıstırabı bilemezsiniz” (122).

Bir alt kültür ya da karşı kültür grubuna dâhil olmasa da toplumun “normal” insanlarından farklı olduğu, hastalığı sebebiyle dışlandığı ve görmezden gelindiği için onun yazdıkları önemlidir. Milliyet’in internet sayfasında yer alan ve Aybala Alaçam tarafından yapılan röportajda sorulan, “dışarıdakilere ya da yeraltına dair yazdığın zaman, bazı yaşam biçimlerinin kodlarını deşifre etmiş oluyorsun. Bu, onların sistem tarafından tanımlanıp 62 kontrol altına alınması anlamına gelmiyor mu?” sorusuna Torunoğlu şöyle cevap verir: “Karanlığın içinden gelen kişinin yazması farklıdır. Karanlığı kendine trend olarak kabul edip, bu konuda eserler vermek isteyen ve karanlıkta olmayan kişinin yazdığı farklıdır. Ben karanlığın içinden geliyorum. Bu benim hayatım. Yaşadığımı yazıyorum ben. Onun için karanlığı yazmak isteyen biriyle aynı terazide değilim”. Torunoğlu, insanları komünist, faşist diye ayırmaz; sadece şizofren olanlar ve olmayanlar vardır. Ona göre şizofren cesur kişidir, merttir, faydacılıktan, çıkardan uzaktır; şairdir, ressamdır oturduğu yerde ışık ve gölgenin duruşuna dikkat eder. Cansız olanla olmayan arasındaki bağdır. Yazarlık ise Torunoğlu’nu şizofrenik dünyasından dış dünyaya bağlayan güçlü bir bağ gibi görünmektedir. Biraz karışık ama o kadar da renkli olan o dünyayı anlatmak için edebiyat en iyi yol gibi görünmektedir. Torunoğlu onu tehlikeli bulan, canı ne zaman isterse yalan söyleyerek tımarhaneye kapatan ailesine, onu deney faresi gibi kullanıp üzerinde ilaç tedavisi uygulayan doktorlara inat şizofrenliğe edebi ve yüce bir anlam kazandırır. Ona göre “şizofren beyni tekâmül etmiş, evrim geçirmiş kişidir. Ve onu hep ya İsa gibi çarmıha gererler ya Pir Sultan gibi asarlar” (110)

Not: Halime Öcal Çoğulu’nun, “Türkiye’de Yeraltı Edebiyatı’nın İzleri: Kanat Güner, Ayça Seren, Sibel Torunoğlu, Mehmet Kartal” bașlıklı tezinden kısa bir bölüm. (İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Karşılaştırmalı Edebiyat Yüksek Lisans Programı), 2010.

Sibel Torunoğlu, 1961’de İstanbul’da doğdu. Robert Koleji’nin ardından İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Travesti Pinokyo (Stüdyo İmge, 2002), Tımarhane Günlüğüm / Knupnu’nun Şarkısını Dinliyorum (Stüdyo İmge, 2001), Geri Gelen Ayna (Gendaş, 2000) adlı kitaplarının yanısıra Hayvan dergisinde de yazarlık yaptı.

Yorum gönder

error: Content is protected !!