Yeraltı Edebiyatı Üzerine
#“Kahramanlar totaliterdir.” (1), #Albert Camus, #Anthony Burgess, #anti kahraman, #anti kahraman kimdir?, #Anti-kahraman, #anti-kahraman nedir, #anti-kahraman nedir?, #anti-kahraman örnekleri, #Charles Bukowski, #Chuck Palahniuk, #Dövüş Kulübü, #Ekmek Arası, #erol anar, #Gündüz Vassaf, #Henry Chinaski, #kahraman, #Meursault, #Otomatik Portakal, #Postane, #Tyler Durden, #Yabancı, #Yeraltı Edebiyatı, #Yeraltı edebiyatı kitapları, #Yeraltı Edebiyatı nedir?, #Yeraltı edebiyatı örnekleri, #Yeraltı Edebiyatı Üzerine, #Yeraltı Edebiyatı Yazarları, #Yeraltı Edebiyatına Giriş, #yeraltı edebiyatında anti-kahramanlık
yeraltıedebiyatı.com
0 Yorumlar
Yeraltı Edebiyatında Anti-Kahraman Gerçeği
Erol Anar
Devletlerin, ulusların, ülkelerin resmi ideolojileri, resmi tarihleri ve hemen bütün üzerine kurgulanan anlatılar, kahramanlık öyküleri üzerinde şekillenir. Örneğin mitoloji ve tarih hemen hemen bütünüyle kahramanların hikâyesidir. Bu kahramanlık öyküleri üzerinden şekillenen anlatılar, devletleri, ulusları ve resmi ideolojileri bireyler üzerinde egemen kılmanın bir yoludur. Sadece bu noktada kahramanlık olgusu kavramı, bütün hikâyenin inşa edildiği bir temel özelliktir, bir argümandır. Yeraltı edebiyatında ise, bir anti-kahraman gerçeği vardır.
Daha doğrusu, “Biz farklıyız, biz kahramanız, biz direnişiz, biz yiğitiz, biz her şeyiz, ama diğerleri ya da ötekiler, düşmanlar bunun tam tersidir.“ yani kahramanın karşıtı olan olumsuz ne varsa bu öteki uluslar, ülkelerdir.
Biz de böyle büyüdük. Sağdan sola her ideoloji ya da örgütlenme kendi kahraman imgelerini ve dinlere dayanan “şehitlerini”, kahramanlarını yaratır. Bu noktada Gündüz Vassaf’ın dediği gibi “Kahramanlar totaliterdir.” (1)
Kahraman imgesi, bireyin üzerinde baskı oluşturur. Başımın üzerine astığım her kahraman posteri benim üzerimde totaliter bir imgedir, totaliter bir baskıdır.
Kısaca yeraltı edebiyatında anti-kahramanlık
Bu noktada yeraltı edebiyatına geldiğimizde kahramanlık olgularının, kavramlarının ters yüz edildiğini görüyoruz. Burada kahraman değil, artık anti-kahraman vardır. Bu anti-kahraman toplumun kenarında, marjinal olarak yaşayan, topluma ve onun değerlerine kulak asmayan birisidir. O yüzden o, toplumdan dışlanmıştır.
Kahraman seçilmiş ve özel bir kişiyse, anti-kahraman kendi çevresi içinde sıradan ve özel olmayan bir kişi olabilir.
Anti-kahraman toplumun tabularına, genel geçer ahlâk ve normlarına uymayan, hatta ona karşı gelen, direnen bir bireydir. Bu birey örgütlü değildir çoğunlukla, tek başınadır, ama yine de güçlü bir kiși olabilir.
Yeraltı edebiyatı, anti-kahramanların hikâyesini anlatıyor. Ayni zamanda, sistemin kenarında marjinal bir şekilde konumlanmış ya da toplum tarafından izole edilmiş bir bireyin öfkesini, kırılmış hayallerini, nihilizmini, isyanını anlatır.
Örneğin, Charles Bukowski, roman, şiir ve öykülerini kendi hayatından esinlenerek yazar çoğu zaman. Örneğin yine yaşadıklarından yola çıkarak, “Ekmek Arası” kitabında, anti-kahramanlık üzerine kurulu anlatıları yazmıştır.
Dolayısıyla anti-kahramanın üzerinde otorite kurmak, onu evcilleştirmek hiç de kolay değildir. O birey olarak tüm bunları aşmış olabilir, marjinalleşmiştir. Ama yine de sistemin karşısında anarşist ve nihilist bir şekilde konumlanabilir.
Artık kahramanlık öykülerini değil, anti-kahramanlık öykülerini yazmak gerekir diye düşünüyorum. Çünkü “kahramanlar totaliterdir”, ve birey ve toplum üzerinde birer baskı imgesidir. Dolayısıyla kahramanları aşan bir toplum ancak, özgürleşme yoluna giren bir toplum olabilir.
Anti-kahraman işte bu noktada ortaya çıkar.
Anti-kahraman her șeye ve herkese karșı
O, kuralların, tabloların, sistemin ve her şeyin karşısındadır. Kendisi dahil, bütün bu kavramlar, olgular arasında gidip gelir ve sistemin sahte etik anlayışını yıkar. Çünkü bütün ideolojiler kendi etik anlayışlarını getirirler ve bu etik örüntüsü etrafında bir anlatı yaparlar. Elbette bu etiğin simgesi olan kahramanlarla birlikte, kahramanlık öyküleriyle birlikte ki, bunlar çoğu zaman gerçek değildir, yaratılmış öykülerdir. Ya da anlatıldıkları gibi değil de, farklı yaşanmışlardır.
Ama anti kahraman çok gerçektir. Çünkü anti kahraman, değil otoriter bir imge olmak, aksine, totalitarizme karşı, onu yıkan bir imge olarak kendisini konumlandırır. Ve marjinalleşir bu anlamda. Çünkü sistem onu marjinalleştirir, toplum onu dışlar, izole eder. Bu noktada anti-kahraman, kahramandan daha devrimcidir. Çünkü bütün bu tabulara, bütün bu ahlâk anlayışlarına ve bütün bu totalitarizme karşı çıkar, her şeyi baştan reddeder . Yani biraz da sert ve keskin bir tavırla bunu yapar.
Politik bir tavır olmasa bile bu, özünde politiktir.
Kahraman kavramına baktığımızda kahraman, biraz da kendisini başkaları için feda eden bir kimsedir. En azından onun hakkında böyle düşünülür. O, kendi çıkarları yerine başkalarının çıkarlarını gözetmek için kendi hayatını hiçe saymıştır. Anti-kahramana baktığımızda ise onun böyle bir özelliği, kendini feda etme eylemi yoktur. Ama yine de bir karşı duruşu, bir itirazı vardır. Kendisini başkaları için feda etme gibi bir eyleme girmez.
Anti-kahraman, “hain” anlamına gelmez. O kendi yoluna giden kişidir. Genellikle ne bir kahramandır, ne de bir hain. Denildiği gibi birine göre kahraman olan, öbürüne göre haindir ya da düşmandır. Ya da öbürünün haini bir diğerinin kahramanı olabilir. Ya da bugünün kahramanı yarının “haini”, bugünün “haini” yarının kahramanı olabilir.
Bu kahraman imgesi olumsuz karşıtlıklarıyla birlikte her gün yeniden gidip gelir ama antikahraman ötekilere ya da berikilere göre daha değişmezdir.
Anti-kahraman herkes için anti-kahramandır. Ama kahraman herkesin kahramanı değildir. Çünkü anti-kahraman, başkalarının ya da toplumun çizdiği yoldan değil, kendi yolundan, belki biraz ironik olarak gitmeyi tercih eden, itirazı olan asi bir insandır. Bu asiliği toplumsal değil, bireyseldir. Ama buna rağmen bir değeri, bir yeri vardır.
Postmodernizm anti-kahramana olanaklar sunar
Kahramanlık kavramı, ondan önce de olmakla birlikte, modernist ideolojiler, onu ideolojilerini kitlelere kabul ettirmenin argümanlarından birisi olarak kullanmıştır ve geliştirmiştir. Oysa postmodernizm biraz da anti-kahramandır.
Kahramanlık, ondan önce de var olmasıyla birlikte daha çok modernizm ideolojilerinin kavramlaştırdığı ve kendi ideolojilerini toplumlara kabul ettirmek için birer argüman olarak kullandığı kültlerden birisidir ve postmodernizm ise kahramanları yaratmaz ama anti-kahramanların ortaya çıkmasına elverişli bir ortam sunar, kahramanlıklar üzerinde yükselmez.
Kahramanlar yalnız olduklarında kahraman olamazlar; onlar mutlaka bir devletin, ulusun, grubun, kurumun, ideolojinin sembolleri ve kahramanları olmak durumundadır. Yani onu kahraman olarak ilan edecek bir gruba, topluluğa ihtiyaç duyarlar.
Ama anti-kahraman yalnızdır ve tek başınadır. Kimse için bir şey olmaya, kendisini başka bir şeymiş gibi göstermeye çalışmaz. O ne kahramandır, ne de başka bir şey; o sadece kendisidir ve genellikle yalnızdır.
Bir kişiyi kahramanlaştıranlar, onu kahraman olarak görenler ona toz kondurmazlar; adeta kusursuz bir mitolojik tanrı gibi betimlerler.
Ancak anti-kahraman kusurludur ve kusurlarıyla da barışıktır; ya da onları reddetmez. En azından o, her davranışıyla, her hayata bakışıyla bu kusurlarıyla birlikte olduğunun farkındadır.
Çünkü kahramanın hikâyesini başkaları yazar, ama anti-kahraman buna ihtiyaç duymayabilir. O, postmoderndir.
Yeraltı edebiyatından birkaç anti-kahraman örneği
Albert Camus’nün “Yabancı” adlı kitabının protagonisti Meursault, sıra dışı ve hatta rahatsız edici ve anti-kahraman olarak nitelenebilecek bir kişi olarak betimlenmiştir. Çünkü onun karakteri ve davranışları, toplumsal gelenek ve arzulara, din ve ahlâkla ilgili tabulara ve genel geçer değerlere aykırı duruyor.
“İkimiz de koltuklarımıza kurulduk. Sorgu başladı. Önce, beni sessiz ve içine kapanık biri olarak anlattıklarını söyledi, bu konuda ne düşündüğümü bilmek istedi. “Hiçbir zaman söyleyecek fazla sözüm yoktur, onun için susarım,” diye cevap verdim.” (2)
Anthony Burgess’in “Otomatik Portakal” kitabının protagonisti Alex ise, kurucusu olduğu çetenin beyni olan, aşırı şiddete düşkün, toplumdan kopuk argo bir dil kullanan, ama aynı zamanda müziğe tutku derecesinde düşkün bir anti-kahraman olarak betimlenir. İkonik bir görünümü olan Alex, hırsızlık, tecavüz, saldırı v.s eylemleri yapar çetesiyle birlikte. Edebiyat tarihinde iz bırakan bir anti-kahramandır o. Bir anti-kahraman olmasına karşın, o sempatik bir etki de bırakır okurda. Alex, doğası gereği, toplumun moral değerlerine, tabularına aykırıdır.
“Karşımdaki güçler bağırarak konuşurken ben sadece fısıltıyla direnebiliyorum.” (3)
Sistem, Alex gibi insanlara seçme hakkı vermemektedir ve o da bunun farkındadır. Çünkü istese de yeterince sesi çıkamamaktadır. Böyle olunca da onu bir avuç insan dışında kimse duyamamaktadır. Sistem, buna izin vermiyor. Hal böyle olunca bu insanlar da kendi seçimlerini yapıyorlar ve bu da toplum ve sistem tarafından “kötü” olarak damgalanıyorlar. Ve onlar da birer anti-kahramana dönüşüyorlar böylelikle.
Bukowski’nin “Postane” adlı romanının protagonisti onun alteregosu olarak bilinen Henry Chinaski’dir. Henry, alkolik, argo konuşmayı seven, her şeyi biraz küçümseyen toplumdan uzak ama yaşamak için toplum içinde olması gereken bir yedek postacıdır. Ve o bir anti-kahramandır. Chinaski doğrudandır, küfür etmekten rahatsız edici düşünceleri doğrudan dile getirmekten hiç çekinmez. Sistemin çürümüşlüğünün farkındadır, ama bunu düzeltmeye ya da ona doğrudan karşı cıkmaya girişmez.
Topluma hıncı vardır.
“Büyüleyiciydi. Orospu çocuğunun teki olduğumu havkırmadan önce karsıma oturup bana bakan kadınların gözlerini hatırlattı bana.” (4)
İyi ve toplumun takdir ettiği birisi olmak gibi bir derdi hiçbir zaman olmamıştır. Bu yüzden olduğu gibi görünmeye dikkat eder. Kötü ya da iyi olmak umurunda değildir, o neyse odur. Hatta kötü görünmekten bile çekinmez yeri geldiğinde, öyle olmaktan da.
“Yüzünde kötülük okunuyor!” “Bunun farkında olmadığımı mı sanıyorsunuz?” (5)
Kötü olarak bilinmektedir, ama bu onun umurunda değildir. Kötü çocuğu oynamaktan zevk aldığı bile söylenebilir. Henry Chinaski, bir anti-kahramandır.
Chuck Palahniuk’un ünlü “Dövüş Kulübü” kitabının protagonisti Tyler Durden de bir anti-kahramandır. Çünkü o da geleneksel toplumsal anlayışa göre erdemler, moral değer, yasalara ve topluma saygıdan yoksundur. Yer yer okuru rahatsız edecek söz ve davranışları olsa da, aynı zamanda bazen de okurda sempati uyandırır ve onu yanına çeker kaçınılmaz olarak.
Ayrıca onun tüketim toplumuna, tüketim kapitalizmine, sisteme yönelik eleştirileri vardır kitapta. Bu aynı zamanda bir isyandır. İnsanın yabancılaşmasına, şeyleşmesine ve nesneleşmesine vurgu yapar.
“Mobilya satın alırsınız. Kendinize dersiniz ki, bu hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe. Kanepeyi alırsınız ve sonraki birkaç yıl boyunca hangi işiniz ters giderse gitsin, en azından kanepe sorununuzu çözmüş olduğunuzu bilirsiniz. Sonra aradığınız tabak takımı. Sonra hayallerinizdeki yatak. Perdeler, halılar… Sonra o güzel yuvanızda kısılıp kalırsınız. Bir zamanlar sahip olduğunuz şeyler artık sizin sahibiniz olur.” (6)
Aslında Tyler, yıkıcılığı, kural tanımazlığı, şiddetin yarattığı ve aslında itaatkâr sıradan insanın içinde gizlenen kaosa seslenen bir karakterdir. Belki de bu yüzden bütün aşırılığına rağmen okura hiç de yabancı gelmez. Çünkü o okurun içinde gizlediği, ortaya çıkmasından korktuğu, üzerini örttüğü kaotik kişiliğidir aynı zamanda.
Bu örnekler böyle uzayıp gidebilir, ama şimdilik bu kadar yeterli bence.
Sonuç
Anti- kahraman yeri geldiğinde bencildir. Serseridir. Sadece kendi çıkarını düşünür. Ama yeri geldiğinde de cebindeki son kuruşu başka birine vermekte tereddüt etmez. Paylaşmaktan çekinmez. O iyi bilir ki kendisi almasa kimse ona bir şey vermeyecektir. Belki de bencilliği ve acımasızlığı bundandır.
Anti-kahraman, karanlık yönleri olan, ama bu yönlerini “normal” insan gibi gizlemek yerine onu açığa çıkaran, toplumsal değer ve tabulara, moral değerlere itaat etmeyen, asi , biraz anarşist, biraz nihilist bir karakterdir.
Not: Görsel, ‘dreamina ai’ tarafından olușturulmuștur.
Dipnotlar
- Gündüz Vassaf: “Cehenneme Övgü”, İletişim Yayınları, 35. Baskı: 2017, İstanbul, sayfa 76, 80.
2. Albert Camus: Yabancı, Can Yayınları, 55. Basım Mayıs 2016, İstanbul, Çeviri: Samih Tiryakioğlu, sayfa 64.
3. Anthony Burgess: Otomatik Portakal, İş Bankası Yayınları, Çeviri: Aziz Üstel, 2019, İstanbul, sayfa 85.
4. Charles Bukowski: “Postane”, Parantez Yayıncılık, Çeviri: Avi Pardo, 2024, sayfa 130.
5. Bukowski, Age, sayfa 14.
6. Chuck Palahniuk: Dövüş Kulübü, Ayrıntı Yayınları, 26. Basım, Aralık 2017 İstanbul, Ceviri: Elif Özsayar, sayfa 45.
Konuyla ilgili bir yazıya buradan ulaşabilirsiniz.














Yorum gönder