Şimdi yükleniyor

Yeraltı Edebiyatının Temel Özellikleri ve Edebiyatımızda Yeraltı

yeraltı edebiyatı nedir?

Altay Öktem

Hem yayınevlerinin türe olan ilgisi, yayımlanan çeviri ve telif kitap sayısındaki görece artış, hem de dergilerde konuyla ilgili hazırlanan dosyalar göz önüne alındığında, son yıllarda yeraltı edebiyatının gittikçe tanınmaya ve yaygınlaşmaya başladığı söylenebilir. Yeraltı edebiyatının “ana akım”ın ve popüler edebiyatın dışında kalmayı tercih eden, popüler edebiyatın jargonuyla konuşmayan ve hayatın ana damarlarından değil, alttan alta akan kılcal damarlarından beslenen bir edebiyat türü olduğu, özel bir okura hitap ettiği ve kendine ait bir okur kitlesi yarattığı pekâlâ söylenebilir. Çeviri yapıtlar bağlamında, Ayrıntı Yayınları’nın Yeraltı Edebiyatı adlı bir diziye başlaması ve bu dizi bünyesinde türün belli başlı ürünlerini art arda yayımlamasını, bu türe ait kitapların sistematik biçimde okura ulaşmasının yanı sıra, türün adının legalize edilmesi ve yayıncılık, satış ve pazarlama anlamında “piyasaya girmesi” açısından (yeraltı edebiyatı yapıtlarının çok daha öncelerden çevrilmeye başladığını unutmamak kaydıyla) bir başlangıç olarak kabul edebiliriz. Telif yapıtlar anlamındaysa, edebiyat tarihimizde, rahatlıkla yeraltı edebiyatı olarak adlandırabileceğimiz çok sayıda ürün olmasına karşın, edebiyatçılarımızın yeraltı edebiyatı tanımıyla tanışmalarının henüz çok yeni olması, bununla birlikte, edebiyat geleneğimizde merkezi edebiyatın dışındaki türlere karşı belli bir refleksle yaklaşma anlayışının yerleşik olmasından dolayı belli bir karışıklığın yaşandığını, hangi yapıtların yeraltı edebiyatı sınıflamasına girdiği, hangi yapıtların girmediği; dahası, Türk edebiyatında “yeraltı”ndan söz edilip edilemeyeceği konusunun henüz açıklık kazanmadığını belirtmekte fayda var. Bu anlamda, öncelikle yeraltı edebiyatına ait temel özellikleri belirlemek, bu türün ana akım edebiyatın dışında olduğunu, hatta birçok başat özelliğiyle ana akım edebiyatını sadece dışında değil, birçok açıdan karşısında da olduğunu söyledikten sonra; ana akımın dışındaki diğer türlerle arasındaki farklılıkları tespit etmek, Beat Kuşağı edebiyatının ve bu türün ülkemizdeki izdüşümünün, kara edebiyat olarak adlandırılan türün, avangard edebiyatın, yer yer ortak özellikler taşımakla birlikte yeraltı edebiyatıyla aynı şey olmadığını, yeraltı edebiyatının kendine ait dinamikleri olduğunu vurgulamak gerekiyor. Ancak bu aşamadan sonra yeraltı edebiyatındaki çeviri yapıtları, tarihsel anlamda Türkiye’de bir yeraltı edebiyatı olup olmadığı konusunu, hatta fanzin kültürünün yeraltı edebiyatıyla ne derecede bağlantısı olduğunu ele alabiliriz.

Yeraltı Edebiyatının Temel Özellikleri

1. Kurgusal anlamda sahicilik ön plandadır; cinsellik ve şiddet öğeleri yapıttan soyutlanmaz.

Son bağlamda her edebiyat yapıtının bir kurgu olduğundan yola çıkarsak, yapıtın kurgusunu belirleyen özel bir anlamı yoksa, daha doğrusu, yapıt özellikle bu konu üzerine kurulmamışsa, ana akım edebiyatta cinsellik ve şiddet öğeleri ihmal edilir. Örneğin; bir yapıt iki sevgilinin yıllarca süren ilişkisi içindeki duygusal gerilimleri, başka insanlarla ilişkilerini bile işlese, eğer kurgu içinde özel bir anlamı yoksa, o çiftin yaşadığı cinsellikten söz edilmez. Oysa gerçek hayatta, cinselliğin dışında kalan çok daha önemli olaylar yaşansa bile, o çiftin, sorunlu ya da sorunsuz olsun, muhakkak cinsel hayatları da vardır. Yeraltı edebiyatındaysa, doğrudan yapıtın kurgusuyla bağlantısı olmasa, bu anlamda yapıtın konseptini desteklemese bile cinsellik, bunun yanı sıra dozu az ya da çok olsun, yaşanan, yaşanmak zorunda kalınan şiddet ihmal edilmez. Bu anlamda birey, gerçek haliyle, daha sahici biçimde ortaya koyulur. En munis insanda bile, bardağı taşıran bir olay karşısında görülebilecek şiddet içeren duygusal patlama sekansları, yeraltı edebiyatında görmezden gelinmediği için, bu anlamda birey daha “sahici” bir biçimde, olumlu olumsuz tüm özellikleriyle ele alınmış olur. Cinsellik ya da şiddet temalarını işleyen yapıtların dışında, kurgu olarak bu temalarla doğrudan bağlantısı olmasa bile, insani anlamda var olan bu özelliklerin de yapıtta işlenmesi, gerçeklik ve sahicilik duygusunu yansıtma konusunda çekingen davranılmaması, yeraltı edebiyatını ana akım edebiyattan farklı kılan özelliklerin başında gelmektedir.

2. En uç ve sıra dışı olaylar ele alınsa bile, yapıtlarda fantastik ya da bozulmuş gerçeklik değil, somut gerçeklik söz konusudur.

Yine ana akımın dışında konumlanan fantastik edebiyat, yazarın hayal gücünün sınırları doğrultusunda gerçeklikle bağını koparabilir, bozulmuş gerçekliği, yazarın yaratıcılığı ölçüsünde çok uç noktalara taşıyabilir. Yeraltı edebiyatı ise gerçeklikle bağını koparmaz, fantastik öğelere yaslanmaz; ama gerçeğin en sıra dışı ve uç noktalarına değinebilir. Bu anlamda, insanın karanlıkta kalan yanlarını açığa çıkartır ve içerdiği şiddet, hayatta var olan şiddetten başkası değildir. Şiddeti, fantastik öğelerle bütünleştirip başka bir gerçekliğe taşımaz; hayatta sürekli karşılaştığımız ama görmek ya da kabullenmek istemediğimiz şiddet öğelerini göz önüne serdiği için yer yer rahatsız edici bir özelliğe bürünür. Yeraltı edebiyatının, okuru rahatsız edici yönü, gerçeklikten kopmayla değil, aksine, okuru gerçeklikle, dahası kendiyle yüzleştirmesiyle ilgilidir. Bu anlamda, yeraltı edebiyatının içerdiği şiddet ya da cinsellik öğeleri, abartılı ya da gerçeklikten kopan öğeler değil, göz ardı etmeye meyilli olduğumuz, bireye ya da topluma ait gündelik şiddet ya da cinsellik öğeleridir.

3. Dilin kullanımı son derece esnektir, argo ve küfür kullanımından kaçınılmaz.

Gündelik dilin, hatta sokak dilinin yer yer pervasızca kullanılabilmesi, yeraltı edebiyatının önemli özelliklerinden biri olarak ele alınabilir. Yeraltı edebiyatını ana akım edebiyattan farklı kılan özelliklerden biri de, ana akım edebiyatın bir üst dil yaratma anlayışına karşı, gündelik dili sakınmasız şekilde kullanmasıdır. Yeraltı edebiyatı özellikle argoya ve küfre yaslanmaz, yeni bir argo dili yaratmak gibi bir işlev taşımaz; yapıtın yazıldığı dönemin ve toplumun anlatım biçimlerini, sakınmasız bir biçimde, argo da dahil olarak kullanır. Yeraltı edebiyatına ait yapıtlar, dile yeni argo sözcükler katma ya da farklı, alışılmadık anlatım biçimleri oluşturma gibi işlev taşımazlar; buna karşın, edebiyatın “dili estetize etme” görevini de kabullenmez, dili, “olduğu gibi” kullanırlar.

4. Yapıtlardaki karakterler genellikle sıra dışıdır.

Normal kavramının “norm’lara uygun” anlamına geldiğinden yola çıkarak, genel anlamda yeraltı edebiyatına ait yapıtlardaki karakterlerin normların dışında yer aldığını söylemek yanlış olmaz. Genelde marjinal, uyumsuz karakterler söz konusudur ama bu uyumsuzluk, hayatla çatışmaktan kaynaklanır. Bu açıdan, bazı yeraltı edebiyatı karakterleri kara edebiyat yapıtlarındaki karakterlerle benzerlik taşıyabilir. Karakterlerin bir kısmı hareketli bir yaşam süren aktif insanlar olmakla birlikte, bir kısmı da içe kapanık, belli ölçülerde pesimist özellikler taşıyan kişilerdir. Bu noktaya özellikle önem vermek gerektiği kanısındayım, çünkü eleştirmenlerin bir kısmı, karakter özelliklerindeki bu benzerlikten dolayı, kara edebiyat ya da Beat edebiyatından etkilenen bazı yapıtları doğrudan yeraltı edebiyatı olarak adlandırma eğilimine girmektedirler. Benzer biçimde, yapıtın ana karakterler bazında okunması, diğer tüm özelliklerin göz ardı edilmesi yüzünden, ana akım edebiyata ait birçok yapıt da yanlışlıkla yeraltı edebiyatı sınıflaması içine sokulmaktadır. Roman kahramanının alkol ya da uyuşturucu kullanması ya da toplumsal değer yargılarına koşut bir cinsellik yaşamıyor olması, o yapıtın yeraltı edebiyatına ait olmasına yetmeyeceği gibi, kahramanı çok daha sıradan bir yaşam sürdüğü halde, yapıt yeraltı edebiyatına dahil olabilir.

5. Gerek temasal anlamda, gerekse dil ve anlatım biçimlerinde kesinlikle didaktik bir yöntem kullanılmaz. Öğreticilik vasfı içermez.

Yeraltı edebiyatının en başat özelliklerinden biri de, gerek doğrudan, gerekse örtülü biçimde olsun, hiçbir şekilde öğreticilik vasfı içermemesidir. Yeraltı edebiyatı, okura yön vermek, ister genel toplumsal yapı hakkında, ister bireysel konularda olsun, yol göstermek, bilgi vermek gibi bir işlev taşımaz.

6. Genel kabul gören etik ve estetik değerleri önemsemeyip kendi etiğini ve estetiğini oluşturur.

Yeraltı edebiyatı, genel kanının aksine etik ve estetik değerleri hiç önemsemeyen ya da bunları yıkmaya çalışan değil, bu değerleri önemsemeyen bir türdür. Çoğunlukla, önemsenmeyen bu genelgeçer etik ve estetik değerler hakkında olumsuz göndermeler yapılmaz; bunların yerine doğrudan başka değer yargıları önerilmez. Yapıtlar genel anlamda etik ve estetikten tamamen yoksunmuş gibi görünürken, içten içe sistemi eleştiren ve örtülü biçimde, farklı etik/estetik değer yargılarını önceleyen verilerle yüklüdür.

7. İnsan psikolojisinin gizil kalmış yanlarına ait zengin veriler barındırır.

Yeraltı edebiyatının en belirgin özelliklerinden biri, insan psikolojisinin gizil kalmış yanlarını öne çıkarması, bir anlamda insanın karanlıkta kalan özelliklerinin üstündeki perdeyi kaldırmasıdır. Yeraltı edebiyatı yapıtlarında genellikle uzun karakter tahlilleri yapılmadığı, olay örgüsü ön planda olduğu halde, karakterler sıklıkla marjinal kişilikler olduğu için psikolojik çözümlenmeye yatkındırlar ve bu açıdan ele alındıklarında okura çok zengin bir kişilik çözümlemesi olanağı sunarlar.

Çeviri Kitaplar Bağlamında Yeraltı Edebiyatı

2000’li yılların ilk yarısından itibaren Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlanan Yeraltı Edebiyatı dizisi sayesinde okur, sinemaya da uyarlandığı için iyice ünlenmiş olan Dövüş Kulübü’nün yanı sıra, Palanhiuk’un Gösteri PeygamberiTıkanmaGörünmez CanavarlarÇarpışma PartisiÖlüm Pornosu gibi tüm yapıtlarına ulaşma fırsatı buldu. Philippe Djian’ın Eşiktekiler ve Erojen Bölge, Dragan Babic’in Son Sürgün, Sade’ın Yatak Odasında Felsefe, Ola Bauer’in Acemi Pezevenk, Ingvar Ambjörnsen’in Tavandaki Kukla, Claude Lucas’ın Gönüllü Sürgün-Suerte, Genet’in Paravanlar ve Sıkıgözetim, Georges Bataille’nin Annem gibi kitapları, daha doğrusu türün belli başlı neredeyse tüm yapıtları ardı ardına yayımlanmaya başladı. Bu arada, tür henüz adlandırılıp ana akım dergiler ve medya kuruluşları tarafından genel kabul görmeden önce de yeraltı edebiyatına ait birçok çeviri kitabın okurla buluşmaya başladığını belirtmek gerek. Özellikle, gençler arasında oldukça geniş bir okur kitlesine sahip olan Bukowski’nin yapıtları Ayrıntı Yayınları tarafından düzenli olarak yayımlanıyordu örneğin. Çiviyazıları Yayınevi de, Aykırı Edebiyat altbaşlığıyla yayımladığı dizide Marquis de Sade’ın kitaplarını, Pauline Reage’nin O’nun Hikâyesi’ni, Puşkin’in tartışmalı Gizli Günce’sini yayımlamıştı. Daha irili ufaklı birçok yayınevinin, türe ait bazı kitapları yayımladığını ama bunu belli bir yayın politikası izleyerek değil, dağınık biçimde yaptığı için bu kitapların gözden kaçtığını da belirtmek gerek. Bu noktada, duruşu ve yayın politikası anlamında yeraltı edebiyatına zaten yakın duran iki ayrı yayınevinden özellikle söz etmek gerekiyor. Altıkırkbeş, asıl olarak Beat edebiyatı eksenli yayın yapsa da, dönem dönem yeraltı edebiyatı klasiklerine de yer vermiş, Stüdyoimge Yayınları ise rock ve metal müzik yayıncılığının yanı sıra, edebiyat anlamında sadece yeraltı edebiyatı yayıncılığı yapmasıyla öne çıkmıştı. Daha yeraltı edebiyatı tanımı çok fazla dolaşıma girmeden önce, Stüdyoimge Yayınları sayesinde Irvine Welsh’in TrainspottingPorno ve Olağanüstü adlı yapıtları, Douglas Rushkoff’un Ecstasy Club’ı okurla buluşmuştu. Kısacası açık bir sınıflama yapılmaksızın, yeraltı edebiyatı yapıtları uzun yıllardır dilimize çevrilmektedir. Son altı yedi yıldırsa, yeraltı edebiyatı bir alttür olarak ana akım tarafından da kabul görmeye, bu anlamda daha sistematik biçimde Türkçeye çevrilmeye ve piyasa koşulları gözetilerek satışa sunulmaya başlanmıştır.

Son Dönem Türk Edebiyatında Yeraltı

Türkiye’de, sosyolojik anlamda altkültürlerin kendilerini ifade edecek farklı zeminler bulduğu, fanzin yayıncılığında önemli bir artışın görüldüğü 1990’lı yıllar ve kısmen 2000’li yılların ilk yarısı, yeraltı edebiyatı anlamında da kayda değer bir çıkışın yaşandığı bir dönem olarak ele alınabilir. Özellikle Altıkırkbeş ve Stüdyoimge yayınevlerinin bünyesinde toplanan genç yazarlar sayesinde belirgin bir yeraltı edebiyatı külliyatı oluşmaya başladı ve bu tür, yayıncılık sektörününün de dikkatini çekmeye başladı. Bu noktada vurgulanması gereken önemli bir ayrıntı var: Yukarıda da belirttiğim gibi, türün belli başlı bazı kitapları dışında, henüz yeraltı edebiyatının yurtdışındaki temsilcileri sistematik biçimde Türkçeye çevrilmeye başlamadan ve bazı yayınevleri yeraltı edebiyatı olarak bir adlandırmaya gidip diziler oluşturmaya başlamadan önce; daha doğrusu, dünya edebiyatında böyle bir türün varlığı henüz tam olarak bilinmediği bir dönemde bile Türk yazarlarının telif kitaplarıyla yeraltı edebiyatı dikkat çekmeye ve kendi okur kitlesini yaratmaya başlamıştı. Bu aşamada, yeraltını anlatan ama edebiyat yapıtı ölçütlerine pek de uygun olmayan ürünlerle de sıklıkla karşılaştık.

Örneğin Şahin Uruk’un Kadıköy Felsefesine Giriş adlı kitabı, dönemin altkültür yaşamını gözler önüne seren, birçok özelliğiyle yeraltı edebiyatı ölçütlerine uyan bir kitap olmasına karşın, “edebiyat” ölçütlerine pek de uymayan, oldukça zayıf bir anlatıydı. Kanat Güner’in Eroin Güncesi, Sibel Torunoğlu’nun kaleme aldığı Tımarhane Günlüğü, ardından yayımladığı Travesti Pinokyo, Sarp Bengü’nün Acı Sigara’sı, Arif Kaptan’ın Giyotinli Labirent adlı kitabı, Fatih Kaynak’ın yazdığı İlk Yarı: 10-0 ve yıllar sonra yayımladığı ikinci kitabı olan Hiçliğin Aynasıydım Ben, Ayça Seren Ural imzalı Pogo özellikle 1990’lı yılların ikinci yarısından sonra öne çıkan yeraltı edebiyatı örnekleri olarak anılabilir. Tüm bu yazar ve yapıtların ötesinde, son dönem yeraltı edebiyatımızın en başarılı örneği olarak, Metin Kaçan’ın Ağır Roman adlı yapıtından söz etmemiz gerekir. Tüm özellikleriyle yeraltı edebiyatı kapsamına giren bu roman, edebiyatımızdaki yeraltı geleneğinin çok başarılı bir örneği olarak dikkat çekiyor. Türkiye’deki yeraltı edebiyatı yapıtlarının ivme kazandığı bu dönem, aynı zamanda fanzin kültürünün altın dönemi ve mizah dergilerinin geniş okur kitlesine hitap ettiği bir dönem olarak da dikkat çekiyor. Bunu özellikle vurgulamak gerekiyor; çünkü yeraltı edebiyatını besleyen iki önemli damar, fanzinler ve mizah dergileridir.

1990’lı yıllarda yaşanan fanzin patlamasının birçok nedeni var elbette. Bir yandan, 1980 darbesinden sonra politikadan tamamen uzaklaştırılan gençlik, içine düştüğü boşluğu bir şekilde doldurmaya çalışmış, aynı dönemde bireysel başkaldırının Batı kökenli müziği ve edebiyatı yavaş yavaş topraklarımızda boy göstermeye başlamıştı. Rock müzik, gençler arasında yoğun bir dinleyici kitlesi buluyordu artık. Heavy metal, black metal, hardcore, grindcore, punk gibi underground müzik türleri de dinlenmeye, hatta bu tarz müzikler yapan yerli gruplar kurulmaya başladı. Yeraltının iletişim araçlarında da patlama yaşandı bu dönemde. Özellikle rock ve metal fanzinlerinde ciddi bir artış görüldü. Hemen ardından çizgi roman, bilimkurgu gibi ana akım tarafından kabul görmeyen, dışlanan türler fanzinler aracılığıyla kendilerine yaşam alanı bulmaya başladılar. Çevreci, anti-militarist, anarşist oluşumlar da fanzinlerde boy gösteriyordu artık. Elbette bu değişim, edebiyatı da kapsıyordu.

Dönemin ruhuna uygun olarak bireysel başkaldırıyı öngören, bununla birlikte varoluşçu ya da nihilist bir çizgi izleyen, hatta kendini tamamen pesimizme teslim eden metinler, şiirler yazılıyor, bu tarz edebiyat fanzinleri hazırlanıyordu. Bu anlamda doksanlı yıllarda yeraltında yoğun bir hareketlilik yaşandı. 1990’lı yıllarda yayımlanan, yeraltı edebiyatına kaynaklık etmekle birlikte bir açıdan da bu edebiyat türünü temsil eden birçok fanzin var. Günbatımı Çağanozları, “Kaybediş ancak stil sahibi biri için kabul edilebilir bir şeydir” diyen MahşerSardunyalar&KaplumbağalarŞiir İti RhesusAntolojiPanik AtakAlabalığın TuğlasıÇonçonDeğil O da DeğilTerkedildim, 2000’lerde yayımlanmaya başlayan fanzinlerdense KarakutuKoleraSes{s}iz bunlardan sadece birkaçı. Fanzinlerin ana akımın sıkı sıkıya kapattığı kapılardan sızma konusundaki işlevini göstermesi açısından küçük bir parantez açmak, her ne kadar yeraltı edebiyatıyla doğrudan bağlantılı olmasa da (başka bir açıdan da, yeraltı yayını olması açısından doğrudan bağlantılı) bir yayından söz açmak istiyorum.

Uzun yıllar boyunca edebiyatımızdaki ana akım olan toplumcu gerçekçilik tarafından “kaçış edebiyatı” olarak adlandırılan ve dışlanan bilimkurgu türünde ürün veren sınırlı sayıdaki yazar, bir araya gelerek Ekim 1971’de Antares adlı bir fanzin hazırlayıp bunu teksirle çoğaltmaya başlamışlardı. Giovanni Scognamillo, Zühtü Bayar, Sezar E. Ergin, Selma Mine, İzzet Yasar, Recai Dinçer gibi isimlerin yer aldığı Antares, yayınını kesintili olarak 1978’e kadar sürdürmüş; Türk edebiyat camiasının haberdar olmadığı bu yayın, kısa ve kesintili süren ömrüne rağmen Amerika’daki referans kitaplara geçmiş; İtalya’da özel bir ödül almıştı. Antares, Mart 1974’te siyah-beyaz bir dergi formatıyla yeniden yayımlanmaya başladı. Ocak 1977’de biçimini değiştirerek cep dergisi oldu. 1978’in Şubat ayına dek toplam 13 sayı yayımlanan Antares, bilimkurgunun tanınması ve yayılmasında yeri doldurulmayacak bir işlevi yerine getirdi. Ana akım edebiyat tarafından küçümsenen ve dışlanan mizah dergileri de, aynı fanzinler gibi yeraltı edebiyatını besleyen kaynakların başında geliyor.

Ülkemizde, uzun yıllardır geniş bir okur kitlesine sahip olan Gırgır’ın ardından, her biri kendi ekolünü yaratabilmiş olan Leman, Penguen ve Uykusuz gibi dergilerin, özellikle dil ve anlatım biçimleri açısından yeraltı edebiyatıyla ne tür bir koşutluk taşıdığı, uzun ve kapsamlı bir çalışma gerektiren bir konu. O yüzden, şimdilik sadece bir “tespit” olarak bu konuya değinip geçmekle birlikte, sadece mizah edebiyatı anlamında değil, yeraltı edebiyatı anlamında da bir tür zirve sayılabilecek üç dergiden; DeliÖküz ve Hayvan’dan özellikle söz etmek gerekiyor. 1992 yılında çıkmaya başlayan ama iki yıl gibi kısa bir süre yayın hayatına devam edebilen Deli dergisi, edebiyatın mizahla doğrudan bağlantısını kurma açısından çok özel bir anlam taşımakla birlikte, yeraltı edebiyatı yayıncılığı açısından da bir dönüm noktası anlamına geliyordu. Memed Erdener, Hakan Karataş, Kemal Kenan Ergen, Selçuk Erdem, Tuncer Erdem, Can Barslan, Metin Üstündağ, Kutsi Akıllı, Tan Cemal Genç, Hulki Aktunç, Murat Bozkurt, Ender Özkahraman, Erdal Atabek, küçük İskender, Gani Müjde gibi isimlerin bir arada yer aldığı Deli dergisi, yeraltı edebiyatının oldukça uzun soluklu ve geniş okur kitlesine ulaşan yegâne legal dergisi olan Öküz’ün, daha sonra da Öküz’ün devamı olarak yayımlanan Hayvan’ın bir anlamda öncülüydü. Günümüzde, bu tarz bir temsil gücüne sahip legal bir dergi yayımlanmadığı gibi (Underground Poetix’in kısmen bu açığı kapattığını belirtmek gerek), altkültürlerin sosyolojik anlamda azalması ve farklılaşması, bu tarz yayıncılığın internet üzerinden yapılmaya başlaması gibi nedenlerle fanzinler de hem nicelik hem nitelik açısından on, on beş yıl öncesiyle kıyaslanmayacak ölçüde azalmış durumda. Türe ait yayımlanan kitaplara baktığımızda, çeviri kitap sayısı açısından artış olmasına karşın, telif yapıtlarda önemli bir azalma olduğunu görüyoruz.

Ancak son dönemde Altıkırkbeş’ten yayımlanan Şenol Erdoğan’ın Füg: İntihar Notları, Devrim Altıkulaç’ın Evdeki Gergedan, Mehmet Ada Öztekin’in Veronica Pompa İstiyor gibi kitaplarla yeraltı edebiyatı yayıncılığında bir hareketlilik görüldüğünü söylemekle birlikte, son yıllarda bu türün kendine özgü bir cazibe oluşturmasından dolayı, biraz zorlama bir dil ve kurguyla yazılarak yeraltı edebiyatı olarak adlandırılan ama biraz yapaylık kokan yapıtlarla da karşılaşmaya başladık. Ece Erdoğuş’un Doğan Kitap’tan çıkan Kolpa’sı bu anlamda örnek gösterilebilir. Konuyla ilgili diğer bir handikap da yeraltı edebiyatının henüz tam olarak anlaşılamamasından dolayı, yazının başında da söz ettiğim gibi, ana akımın dışında olan, farklı kurgu ve anlatım biçimleri içeren, kahramanları sıra dışı olan her yapıtın yeraltı edebiyatı olarak adlandırılması.

Bu konudaki en bariz örnek olarak, kendine özgü farklı bir anlatım biçimi geliştiren ve alışıldığın dışında kurguları olan, yer yer de fantastik öğeler kullanan Hakan Günday’ın yapıtlarının, hiç ilişkisi olmadığı halde yeraltı edebiyatına dahil edilmesini gösterebiliriz. Yeraltı edebiyatıyla ilgili bazı yazılarda, postmodern anlatım teknikleri kullanan Süreyyya Evren’in bile adının yeraltı edebiyatçısı olarak anılması, söz konusu karışıklığın gerçekten de vahim boyutlarda olduğunu kanıtladığı gibi, Hakan Günday konusundaki yanlış değerlendirmenin, bu koşullarda “kabul edilebilir”, “masum” bir karışıklık olduğunu gösteriyor.

Edebiyat Tarihimizde Yeraltı

Yazıldığı dönem itibarıyla doğal olarak yeraltı edebiyatı olarak adlandırılmamakla birlikte, türün genel özellikleri açısından bakıldığında, ülkemiz edebiyatında çok sayıda başarılı yeraltı edebiyatı örnekleri olduğunu söyleyebiliriz. Öncelikle bu konunun, bu yazının içeriğini aşan çok kapsamlı bir değerlendirmeyi gerektirdiğini belirterek, İkinci Meşrutiyet’in ilanının ardından, 1908’den itibaren rahatlıkla yeraltı edebiyatı olarak adlandırabileceğimiz yapıtların sayısında çok ciddi bir artış yaşandığını belirtmek gerek. Zaten geleneğinde Neyzen Tevfik gibi türün en başarılı ve en dikkat çekici isimlerinden birini barındıran edebiyatımız, İkinci Meşrutiyet’ten itibaren, Cumhuriyet’in ilk dönemlerini de kapsayan süre içinde zengin bir yeraltı külliyatına kavuşmuştu. 1930-1940 yıllarından itibaren yeraltı edebiyatına ait yapıtlarda gözle görülür bir azalma olduktan sonra, 1990’larla birlikte yeraltı edebiyatının ikinci dalgası yaşanmaya başladı.

Bu ara dönem içinde, örneğin Mehmet Rauf’un Bir Zambak Hikâyesi adlı kitabı, bir sis perdesinin ardında kaldı; bildiğimiz gibi ancak birkaç yıl önce Sel Yayınları tarafından Türkçeleştirilerek, yazıldıktan 98 yıl sonra okurla buluşabildi. Bu noktada özellikle vurgulanması gereken şey; oluşturulan ana akımların ve yaratılmak istenen kültürel ve politik formasyonun dışında kaldığı için sıklıkla baskılanmaya çalışılan yeraltı edebiyatının, tüm bunlardan dolayı çok fazla gelişmemiş, açığa çıkmamış da olsa, edebiyat geleneğimiz içinde hiç de azımsanmayacak bir yeri olduğudur. Ana akım edebiyatın dışında yer alan korku, fantastik, bilimkurgu, polisiye gibi alttürlerin edebiyat tarihimizde hemen hemen hiç yer edinememiş olmasına rağmen, yeraltı edebiyatının, bu kesintili tarihine karşın yine de edebiyatımızın önemli türlerinden biri olarak yer edinmiş olması, üstünde durulması gereken önemli bir noktadır. Belki de bundan sonra yapılması gereken, yeraltı edebiyatına hiç de yabancı olmadığımız gerçeğiyle yüzleşmeyi göze almak, zoraki tanımlama ve sınıflamalar yapmak yerine, hangi yapıtların gerçekten de yeraltı edebiyatına dahil olduklarını tespit etmek ve bu kesintili tarihe ait yapıtları inceleyerek, henüz okura ulaşmamış olanları gün ışığına çıkarmaktır. O zaman, edebiyat tarihimize başka bir gözle bakma fırsatını da elde edeceğimizi sanıyorum.

Desenler: Bahadır Baruter.

Not: Bu yazı Notos Dergisi’nin Ağustos-Eylül 2011 sayısında yayınlanmış ve yazarının izniyle buraya alınmıştır.

Konuyla ilgili başka bir yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

Yorum gönder

error: Content is protected !!